japon-baligi
19/03/2021

Onun bize ihtiyacı var!

ile Orhan Toker

Ela 3 yaşındayken küre şeklinde bir cam fanus ve bir adet de Japon balığı alıp eve gelmiştim. Hem kızıma sürpriz yapacak, hem de onun sorumluluk duygusuna katkıda bulunacaktım. En azından ben öyle düşünüyordum. Balığımız 2 ay olmadan öldü.

O zaman İnternet’te akvaryum hobisi ile uğraşanların bir araya geldiği forumlara bakmaya ve balığın neden öldüğünü araştırmaya başladım. Forumlarda yazanları okudukça hem bilgisizliğime kızdım hem de ölen balığımız için daha çok üzüldüm. Meğer balık öyle bakılmazmış…

Bir kere Japon balıkları bakması kolay balıklar değilmiş. Santimetre olarak büyüklüklerinin 20 katı kadar litre su hacmi olan akvaryumda bakılmaları gerekiyormuş. Hatta akvaryum ne kadar büyük olursa bakımı o kadar kolay oluyormuş. Akvaryum suyunun iyi havalandırılması, haftada 1 kez %20~25 kadarının değiştirilmesi gerekiyormuş. Akvaryuma koyacağınız yeni suyun en az 3 gün dinlendirilmiş ve içindeki kloru tutacak bir katkı ile zenginleştirilmesi gerekliymiş. Kaliteli yemlerin kullanılması, günde 2 kere 3~4 dakika içinde tüketecekleri kadar yem verilmesi gerekiyormuş. Akvaryumda yararlı bakterilerin oluşabilmesi için, tıpkı böbreklerimiz gibi çalışan ve adına dış filtre denen bir cihazın suyu sürekli devir daim etmesi gerekiyormuş. Evinizde gece gündüz sıcaklıkları arasında çok fark varsa bir de ısıtıcı almak gerekiyormuş. Balıkların renklerinin güzelliklerini koruyabilmeleri için akvaryum aydınlatmasının önemi çok büyükmüş. Kimi balık türü bitkili akvaryumu, kimi balık ise içinde kaya olan akvaryumu tercih edermiş. Bunların hepsini İnternet’te dolaştığım forumlarda öğrendim.

O zaman eve benim için büyük sayılabilecek bir akvaryum aldık. Gerekli cihazları da alarak bu kez daha bilinçli başladık işe. Artık 2 tane Japon balığımız vardı. Bu balıkları 2.5 yıl kadar yaşatmayı başardık. Ama yine sonu iyi bitmedi. Bu kez kanca kurdu denen bir parazitin neden olduğu hastalıktan öldüler. Yine başladık forumları okumaya. Neden hasta olduklarını öğrendik. Suyla ilgili o kadar çok parametre var ki, neredeyse bir kimyager gibi davranmak gerekiyor. O yıl moralimiz bozuldu ve akvaryumu biraz kenara kaldırdık.

Ela 6 yaşına geldiğinde yeni bir eve taşındık. Evimizin iki sokak ötesinde bir apartmanın giriş katında balık üretimi yapan küçük bir dükkan vardı. Ela ile her akşam üzeri Sami ağabeyi ziyarete gitmeye başladık. Sonunda Sami ağabey bizim kanımıza girdi ve bu sefer daha büyük bir akvaryum alarak içinde canlı doğum yapan ve bakımı kolay balıklar olan Platy türünden koyduk. Bir sürü yavru balığımız oluyordu. Fazlaları Ela ile birlikte Sami ağabeye götürerek yem vs. karşılığı değiş tokuş yapıyorduk. Sürekli İnternet araştırması yaparak kendimizi geliştiriyorduk. Bu maceramız da 4 yıl sürdü. Şimdi de Ankara’ya taşınıyorduk ve biz akvaryumumuzu balıkları ile birlikte Sami ağabeye geri verdik.

Ankara’ya taşındığımızda bir yılımız akvaryumsuz geçti. Bir yıl sonra doğum günümde Ela bana bir sürpriz yapmış ve bir akvaryum almıştı. Zaten bütün malzemelerimiz vardı. Bu sefer ciddi Japon balığı hobisi yapacaktık. Artık sadece forumlar değil YouTube’da vardı. 160 litrelik akvaryumumuza Ela’yla birlikte seçtiğimiz 3 tane Japon balığı aldık. 2 tanesi tül kuyruklu, diğeri de Ranchu denen klasik yuvarlak Japon balığıydı. Onun rengi tam altın rengi olduğu için Ela ona Midas adını koydu. Ancak alırken bir şeye dikkat etmemiştik, Midas’ın arka kuyruğunun yarısı yoktu. Muhtemelen yavruyken diğer balıklar tarafından yıpratılmıştı.

Uzatmayalım, bizim tül kuyruklar tecrübemizin de katkısıyla kocaman oldular ve seyretmesi çok zevkli bir akvaryumumuz oldu. Akvaryumumuzdaki bu başarı sürekli İnternet’te yaptığımız araştırmalar ve tecrübe birikimimizin sonucuydu. Ela bir gün bana “Baba bunlar çiftleşiyor! Hatta yumurtaları da bırakmışlar!” diye seslendi. Hakikaten öyleydi. Sonra Ela bana onların yavrularını almak istediğini söyledi. Bu çok zor bir iştir. Japon balığını ya profesyonel üreticiler ya da çok ciddi hobiciler üretebilir. Bu binim için neredeyse imkansız bir işti. Ama Ela kafasına koymuştu bir kere. YouTube’u araştırmış, bizim gibi evinde Japon balığı hobisi yapan bir Taylandlının “ThinFrog” adındaki kanalında, Japon balıklarından nasıl yavru alınacağını izlemiş. “Bana istediğim malzemeleri alırsan ben yavru elde ederim.” dedi. Özetle dediğini yaptı ve şimdi “yavruhane” adını verdiğimiz ayrı bir akvaryumda belki 200’e yakın Japon balığı yavrumuz var. Ela bunu YouTube’u izleyerek öğrenmiş ve başarmıştı.

Dün akşam bunlar yeteri kadar büyüdüğünde ne yapacağımızı konuşuyorduk. Ben “İçinden en güzelini seçer büyük akvaryuma alırız, diğerlerini de evcil hayvan dükkanına götürür değiş tokuş yaparız.” dedim. Elbette büyük akvaryumdakilerden birinin de gitmesi gerekiyordu. Midas’ı hatırladınız mı? Hani kuyruğu yarım olan. Ben onu vermeyi teklif ettim. Ne de olsa bir akvarist için değersiz bir balıktı. Ela bana baktı ve “Hayır! Onun bize ihtiyacı var. Onu kimse beğenip almaz. Orada yalnız kalır.” dedi.

Bu da bana ders olsun: Kuşaklar arasındaki fark. Bizler 80’li yıllarda kafamıza işlenen “kusursuzluk” kavramına değer verirken, şimdiki kuşak için kusursuzluk ve güzellik gibi kavramlar önemsiz. Onlar çevreye, sahipsiz sokak hayvanlarına önem veriyor. Cinsiyet, ırk, din ve yabancı ayırmıyorlar. Onlar için, şişman-zayıf, uzun-kısa, güzel-çirkin ayrımı yok. Bir kuşun uçarak rahatça geçebildiği fakat bizim dikenli tellerle ördüğümüz, milyarlar harcayarak donattığımız ordularla koruduğumuz sınırlar onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü onlar dijital çocuklar. Onlar oturdukları yerden Amerikalı bir profesörden matematik dersi alabiliyor, Taylandlı bir akvaristten Japon balığını nasıl doğurtabileceğini öğrenebiliyor, Güney Afrikalı bir çocukla beraber oyun oynayabiliyorlar.